EISSN 2149-4975
Turkish Journal of Cardiovascular Nursing - Turk J Card Nur: 13 (32)
Volume: 13  Issue: 32 - December 2022
REVIEW
1.Infection Control in Coronary Intensive Care Units: What Should I Know?
Serap Özer, Adile Ay
doi: 10.5543/khd.2022.214380  Pages 125 - 129
Koroner yoğun bakım üniteleri, akut miyokard infarktüslü hastaları aritmi yönünden izlemek ve tedavi etmek amaçlı oluşturulmuş ünitelerdir. Günümüzde ise; bu üniteler sadece akut miyokard infarktüsü geçiren hastaları izlemek amacını taşımamaktadır, daha çok dinamik ve çeşitli hastalıklarda bakımın sağlandığı üniteler olarak hizmet vermektedir. Koroner yoğun bakım ünitelerinde hasta çeşitliliği fazla olduğu için sedasyon komplikasyonlarının ve kritik komplikasyonların, basınç yaralarının, ventilatörle ilişkili pnömoni ve diğer enfeksiyonların görülme riski yüksektir. Bu bağlamda sağlık hizmeti ile ilişkili enfeksiyonlar en sık karşılaşılan enfeksiyon türleridir. Yüksek sağlık maliyeti, morbidite, mortalite ve iş gücü kaybına neden olan bu enfeksiyonların önlenebilir olması en önemli noktalardandır. Bu derlemede, koroner yoğun bakım ünitelerinde karşılaşılabilecek enfeksiyonlara, kontrolüne yönelik bilinmesi gerekenlere ve uygulanacak girişimlere yer verilmiştir.
Coronary intensive care units are units established to monitor and treat patients with acute myocardial infarction in terms of arrhythmia. Today, however; these units do not only aim to monitor patients with acute myocardial infarction but rather serve as units where care is provided for dynamic and various diseases. With the wide variety of patients in coronary intensive care units, the risk of sedation complications and critical complications, pressure sores, ventilator-associated pneumonia, and other infections is high. In this context, healthcare-associated infections are the most common types of infections. One of the most important points is that these infections, which cause high health costs, morbidity, mortality and loss of workforce, are preventable. In this review, infections that can be encountered in coronary intensive care units, what should be known about their control and interventions to be applied are included.

ORIGINAL ARTICLE
2.Experiences of Patients with Left Ventricular Assist Device Implantation: A Phenomenological Study
Özlem Öztürk, Gülşah Aydın, Nevin Taşyapar, Özlem Bektaş, Kıymet Kaplan Yücel, Ayşenur Mert, Sevinç Itır, Tülay Ölmez Çiçek
doi: 10.5543/khd.2022.213660  Pages 130 - 139
Amaç: Sol ventrikül destek cihazı (LVAD) implantasyonu uygulanan hastaların bu cihazla birlikte yaşamaya ilişkin deneyimlerini ortaya çıkarmaktır.

Yöntem: Nitel bir araştırma olarak fenomenolojik tasarımda gerçekleştirilen araştırmaya bir üniversite hastanesinde LVAD implantasyonu uygulanan, araştırmaya dahil edilme kriterlerine uyan 10 hasta dahil edildi. Veri toplama araçları olarak; araştırmacılar tarafından hazırlanan kişisel bilgi formu ve görüşme formu kullanılmıştır. Araştırmanın verileri derinlemesine görüşme tekniği ile toplanmıştır. Görüşmeler ses kayıt cihazı ile kaydedilmiş, birebir metin haline getirildikten sonra tematik analiz yapılmıştır.

Bulgular: Verilerin analizi sonucunda, beş ana tema oluşturulmuştur. Bu temalar “LVAD İle Yaşamak”, “LVAD’nin Yaşama Olumlu Etkileri”, LVAD İle Yaşamaya Bağlı Zorluklar”, “LVAD Hastalarının Aldıkları Hizmetler/Destekler” ve “Öneriler”dir.

Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda LVAD implantasyonu uygulanan hastaların, hastalık semptomlarının azalmasına bağlı yaşam kalitelerinin arttığı ancak cihaz ile yaşamaya bağlı bir takım zorluklar yaşadıkları ortaya çıkarılmıştır.
Objective: This study aims to reveal the experiences of patients who underwent left ventricular support device implantation regarding living with this device.

Methods: A total of 10 patients over the age of 18, who underwent left ventricular support device implantation at a university hospital and were discharged at least 1 month after implantation, were included in the qualitative, phenomenological study. As data collection tools, personal information forms and interview forms prepared by the researchers were used. The data for this study have been collected through in-depth interviews. The interviews were recorded with a voice recorder and transcribed exactly, and the inductive content analysis method was used.

Results: As a result of the analysis of the data, 5 main themes were formed. These themes are “Living with LVAD,” “Positive Effects of LVAD on Life,” “Challenges of Living with LVAD,” “Services/Supports Received by LVAD Patients,” and “Recommendations.”

Conclusion: As a result, in our study, patients with left ventricular support devices adapted to life with the device and their quality of life increased with the device. While continuing their daily lives, they encountered some difficulties related to taking a bath, carrying the device, changing the battery, and dressing.

3.Factors Affecting Participation in the Cardiac Rehabilitation Program
Jiyan Parmaksız, Zülfünaz Özer
doi: 10.5543/khd.2022.220893  Pages 140 - 148
Amaç: Bu çalışma, kalp hastalarının kardiyak rehabilitasyon programına katılımını etkileyen faktörleri incelemek amacıyla yapılmıştır.

Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu çalışma Ekim 2020-Şubat 2021 tarihleri arasında kardiyoloji polikliniklerine başvuran 419 kalp hastası ile yürütülmüştür. Araştırma verileri, Hasta Bilgi Formu, Kardiyak Rehabilitasyonda Engeller Skalası (KRES) ile yüz yüze görüşme yoluyla toplanmıştır.

Bulgular: Hastaların KRES toplam puan ortalaması 63,54 ± 8,53, hastaların erişimindeki dışsal faktörler alt boyut puan ortalaması 19,42 ± 3,36, kardiyak rehabilitasyon bilgileriyle ilgili sorunlar alt boyut puan ortalaması 15,48 ± 2,9, lojistik sorunlar alt boyut puan ortalaması 11,16 ± 2,91, algılanan kardiyak rehabilitasyon ihtiyacı alt boyut puan ortalaması 14,79 ± 2,8, diğer sağlık sorunları alt boyut puan ortalaması 2,7 ± 1,22 olarak bulunmuştur. Ailede kalp hastalığının olması KRES üzerinde negatif; hastanede yatış öyküsü olanların, günlük yaşamda destek alanların, okuryazar olmayanların ve emekli olanların KRES üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkiye sahip olduğu saptanmıştır.

Sonuç: Hastaların kardiyak rehabilitasyon engeller algısı orta düzeyde bulunmuş; ulaşım problemleri ve kardiyak rehabilitasyonunun gerekli olmadığını düşünme kardiyak rehabilitasyona katılımı engellemiştir. Ailede kalp hastası olması kardiyak rehabilitasyona katılımı olumlu etkilerken; düşük eğitim düzeyi, emeklilik durumu, bağımlılık durumu ve hastanede yatış öyküsü kardiyak rehabilitasyona katılımı olumsuz etkilemektedir.
Objective: This study was conducted to examine the factors affecting the participation of cardiac patients in the cardiac rehabilitation program.

Methods: This descriptive and cross-sectional study was conducted with a total of 419 patients who were admitted to the cardiology outpatient clinic and hospitalized in the cardiology inpatient clinic. Research data were collected through face-to-face interviews with the Patient Information Form, the Cardiac Rehabilitation Barriers Scale.

Results: The mean Cardiac Rehabilitation Barriers Scale total score of the patients was 63.54 ± 8.53, extrinsic factors in patients' access subdimension mean score was 19.42 ± 3.36, problems with cardiac rehabilitation information subdimension mean score was 15.48 ± 2.9, logistical problems subdimension mean score was 11.16 ± 2.91, perceived cardiac rehabilitation need subdimension score average was 14.79 ± 2.8, and mean score of other health problems subdimension was found to be 2.7 ± 1.22. Having a family history of heart disease has a negative effect on CRES; It has been determined that those with a history of hospitalization, those who receive support in daily life, those who are illiterate, and those who are retired have a positive and significant effect on Cardiac Rehabilitation Barriers Scale.

Conclusion: The patients' perception of cardiac rehabilitation barriers was found to be moderate. Transportation problems and the belief that cardiac rehabilitation is not necessary prevented participation in cardiac rehabilitation. While having heart disease in the family positively affects participation in cardiac rehabilitation, low education level, addiction status, and hospitalization history negatively affect it.

4.Examination of Psychological Resilience Levels and Related Factors of Coronary Heart Patients
Özlem Demirci, Besti Üstün
doi: 10.5543/khd.2022.221098  Pages 149 - 158
Amaç: Bu çalışma, koroner kalp hastalarının psikolojik dayanıklılık düzeylerinin ve ilişkili faktörlerin incelenmesi amacıyla yapılmıştır.

Yöntem: Tanımlayıcı özellikte yapılan çalışma, İstanbul ilinde bulunan bir devlet hastanesinin kardiyoloji kliniklerindeki 129 hasta ile gerçe kleşt irilm iştir. Veriler; Bireysel Özellikler Formu, Hastalık Özellikleri Formu ve Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin normallik dağılımını belirlemek için Kolmogorov-Smirnov testi yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde t testi, ANOVA ve Scheffe testi kullanılmıştır. İstatistiksel olarak anlamlılık düzeyi P < 05 olarak belirlenmiştir.

Bulgular: Katılımcıların psikolojik dayanıklılık düzeyleri orta seviyede olup (x¯: 15,47 ± 5,20), erkeklerin (x¯ = 16,40) psikolojik dayanıklılık düzeyleri, kadınlardan (x¯ = 12,66) daha yüksek bulunmuştur (P =,001). Eğitim durumu ‘’okuma yazma bilmeyen’’ grubun psikolojik dayanıklılık düzeyi, eğitim durumu ‘’ilköğretim, lise, üniversite ve üstü’’ olan gruba göre daha düşük bulunmuştur (P =,016). Kalp rehabilitasyon programlarına katılmayan grubun psikolojik dayanıklılık düzeyleri, katılan gruptan daha yüksek bulunmuştur (P =,007). Daha önce kalp krizi geçirme öyküsü olmayan grubun psikolojik dayanıklılık düzeyleri, kalp krizi geçirme öyküsü olan gruba göre daha yüksek bulunmuştur (P =,035). Angina (göğüs ağrısı) sıklığı ‘’hi璒 olan grubun psikolojik dayanıklılık düzeyi, angina sıklığı ‘’günde bir ve haftada bir kez’’ olan gruba göre daha yüksek bulunmuştur (P =,024).

Sonuç: Psikolojik dayanıklılık, koroner kalp hastalarında hastalık prognozu ve tedavinin seyri açısından önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle; kadınların, okuryazar olmayanların, kalp krizi ve angina öyküsü olan grupların, erken dönemlerde psikolojik dayanıklılık düzeylerini koruyucu ve geliştirici müdahalelerin yapılması önerilir.
Objective: This study was conducted to examine the psychological resilience levels and related factors of coronary heart patients.

Methods: The descriptive study was conducted on 129 patients in the cardiology clinics of a state hospital in Istanbul. Data were collected by means of the Individual Characteristics Form, Disease Characteristics Form, and the Brief Psychological Resilience Scale. Kolmogorov– Smirnov test was used to determine the normality distribution of the data. T-test, analysis of variance, and Scheffe test were used for the evaluation of the data. The statistical significance
level was determined as P <.05.

Results: The resilience levels of the participants were moderate (x¯: 15.47 ± 5.20), and the resilience levels of men (x¯ = 16.40) were found to be higher than women (x¯ = 12.66) (P =.001). The level of psychological resilience of the “illiterate” group with educational status was found to be lower than the group with “primary education, high school, university, and higher” educational status (P =.016). The psychological resilience levels of the group not participating in cardiac rehabilitation programs were found to be higher than the participating group (P =.007). The psychological resilience levels of the group without a previous history of heart attack were found to be higher than the group with a history of heart attack (P =.035). The psychological resilience level of the group with “never” angina (chest pain) frequency was found to be higher than the group with angina frequency “once a day and once a week” (P =.024).

Conclusion: Psychological resilience has an important place in coronary heart patients in terms of disease prognosis and course of treatment. Therefore, in the early stages, it isrecommended that women, illiterate people, and groups with a history of heart attack and angina should be given interventions to protect and improve their psychological resilience levels.

5.Determination of Psychosocial Adjustment of Patients with Heart
Selin Türksen Ülkü, Serap Ünsar
doi: 10.5543/khd.2022.220995  Pages 159 - 166
Amaç: Bu araştırma kalp yetersizliği hastalarının hastalığa psikososyal uyumlarının değerlendirilmesi ve etkileyen faktörleri belirlenmesi amacıyla planlandı.

Yöntem: Bu tanımlayıcı- kesitsel araştırma verileri, Hastalığa Psikososyal Uyum-Öz Bildirim Ölçeği (PAIS-SR)” kullanılarak toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde Statistical Package for the Social Sciences version 19.0. (IBM SPSS Corp.; Armonk, NY, USA) programında, yüzdelik, ortalama, Mann Whitney U testi, Kruskal-Walis H testi, Spearman Rho Korelasyon Katsayısı tekniği kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık değeri P <,05 olarak kabul edildi.

Bulgular: Hastalarının yaş ortalaması 66,21 ± 9,19 idi. Kadın hastaların erkek hastalara göre, okuryazar ve ilkokul mezunu hastaların ortaokul ve üzeri mezun hastalara göre, köyde yaşayan hastaların ilde yaşayan hastalara göre, Kalp yetersizliği (KY) sınıf New York Heart Association genellikle kısaltma kullanılır (NYHA) III olan hastaların NYHA I olan hastalara göre, yatarak tedavi gören hastaların ayaktan tedavi gören hastalara göre psikososyal uyumlarının daha kötü olduğu belirlendi (P <,05). Evli hastaların seksüel ilişkilerde psikososyal uyumu kötüyken, medeni durumu bekar olan hastaların aile çevresi ve sosyal çevreye uyumları daha kötü olduğu bulundu. Hastaların yaşı, sahip olduğu çocuk sayısı, teşhis süresi, KY (NYHA) sınıflaması ve hastaneye yatış sayısı arttıkça psikososyal uyumlarının kötüleştiği belirlendi (P <,05).

Sonuç: KY hastalarının psikososyal uyumları orta düzeyde idi. KY olan hastalarda hastalığa psikososyal uyumu arttırmak için kişisel (ileri yaş vb) ve hastalığa ilişkin (NYHA evresi, vb) faktörler göz önünde bulundurularak hemşirelik bakımının planlanması ve uygulanmasının hastalığa uyumu arttıracağı düşünülmektedir.
Objective: This study was planned to evaluate the psychosocial adjustment of the patients with heart failure.

Methods: The data of the cross-sectional descriptive study were collected by Psychosocial Adjustment to Illness Scale-Self Report. In the evaluation of data in the Statistical Package
for Social Sciences software version 19.0 program, percentage, mean, Mann Whitney U test, Kruskal-Walis H test, and Spearman Rho Correlation Coefficient were used. The value of P <,05 was accepted statistically significant.

Results: The mean age of the patients was 66,21 ± 9,19. Psychosocial adjustment of female patients according to male patients, literate and primary school graduates, middle school
and above graduates, village living patients compared to patients living in the province, heart failure class NYHA III patients compared to NYHA I patients, inpatient patients compared to outpatients were determined to be worse (P <,05). While the psychosocial adjustment of married patients was poor in sexual relations, it was found that the patients whose marital status was single-widowed had worse adaptation to the family and social environment. It was determined that psychosocial adjustment deteriorated with age, number of children, duration of diagnosis, heart failure (NYHA) classification and hospitalization of patients with heart failure (P <,05).

Conclusion: The psychosocial adjustment of the patients with heart failure was moderate. In conclusion, in order to increase psychosocial adaptation to the disease in patients with
heart failure, personal (advanced age, etc.) and disease (NYHA stage, etc.). factors in the planning and implementation of nursing care, believed increase psychosocial adaptation to
the in patients with heart failure.

6.Factors Associated with Phlebitis in Amiodarone Administration by Changing the Infusion Site
Yasemin Kalkan Uğurlu, Nuray Enç
doi: 10.5543/khd.2022.214481  Pages 167 - 172
Amaç: Bu çalışma koroner yoğun bakım ünitesinde infüzyon yeri değiştirilerek uygulanan amiodarone tedavisi kaynaklı flebit insindansını ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla planlandı.

Yöntemler: Koroner yoğun bakım ünitesinde 12 ay boyunca benzer dozlarda amiodarone tedavisini infüzyon yeri değiştirilerek alan 30 hasta incelendi. Amiodarone tedavisinin yolu, süresi, kateter çapı (20-22 G) vb. faktörler ile flebit oluşumu ile ilgili faktörler incelendi. Verilerin analizi
için tanımlayıcı istatistikler ve regresyon analizleri kullanıldı.

Bulgular: Çalışmada 30 hastaya takılan 60 kateter incelendi. Otuz hastanın 9 tanesinde (%30), 60 kateterin 10 tanesinde (%16,.6) flebit geliştiği gözlendi. 22 G çaplı kateter kullanılan olgularda daha fazla flebit saptandı (P <,01). Kadınlarda (%37,5) ve dirsek içi bölgesine takılan
kateterde (%50) flebit daha sıktı. Ancak bu değişkenler ile flebit gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (P >,05).

Sonuç: Bu çalışmada hastaların %30’unda flebit gelişmiştir. Bu nedenle amiodaron infüzyonunda infüzyon yerinin 12 saatten daha sık değiştirilmesi ve mümkünse santral venöz kateter ile uygulanması önerilmektedir.
Objective: This study aimed to determine the incidence of phlebitis in patients undergoing amiodarone treatment by changing the infusion site and affecting factors in the coronary intensive care unit.

Methods: A total of 30 patients who received similar doses of amiodarone treatment for 12 months in the coronary intensive care unit were examined. The catheter, duration, catheter diameter (20-22 G) of amiodarone therapy, etc., factors, and factors related to phlebitis formation were examined. Descriptive statistics were used to analyze the data.

Results: In the study, 60 catheters undergoing amiodarone therapy applied to 30 patients were examined. It was observed that phlebitis developed in 9 (30%) out of 30 patients and 10 (16.6%) out of 60 catheters. More occurrences of phlebitis were detected in cases using a 22-G catheter (P <.05). Phlebitis occurred more commonly in women (37.5%) and catheters were attached to the intra-elbow area (50%). However, the development of phlebitis with these variables was not statistically different (P >.05).

Conclusion: In the present study, phlebitis developed in 30% of the patients. Therefore, it is recommended to change the infusion site after 12 hours of amiodarone infusion, and if possible, to apply with a central venous catheter.

7.The Relationship Between Symptom Status and Health-Related Quality of Life in Patients with Pulmonary Arterial Hypertension
Sevda Türen, Kadriye Memiç Sancar, Selahattin Türen
doi: 10.5543/khd.2022.2225123  Pages 173 - 179
Amaç: Bu çalışma pulmoner arteriyel hipertansiyonlu (PAH) hastaların semptom durumu ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi (SİYK) arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapıldı.

Yöntem: Çalışma tanımlayıcı olarak tasarlandı ve çalışmaya poliklinikte takip edilen 31 PAH hastası dahil edildi. Araştırmanın verileri “Veri Toplama Formu,” “Kalp Yetersizliği Semptom Durum Ölçeği (KYSDÖ)” ve “Kısa Form Yaşam Anketi (SF-36) ile toplanmıştır.

Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 47,4 ± 15,3 yıl olup, %51,6’sı kadındı. Hastaların çoğunluğu Dünya Sağlık Örgütü fonksiyonel sınıf II’deydi ve çalışmıyordu (%80,6). Hastaların en sık yaşadıkları semptomlar “yorgunluk veya enerjisizlik” (%96,8) ve “gündüz nefes darlığı” (%80,6) idi. Çalışma grubunda çalışmayan gruba göre ortalama toplam KYSDÖ puanı anlamlı olarak daha düşüktü (P <,001). SF-36 alt boyutlarının “genel sağlık” ve “sosyal işlevsellik” dışındaki diğer tüm alt boyutlarında yüksek ve düşük KYSDÖ grupları arasında anlamlı farklılıklar bulunmuştur (P <,05). SF-36’nın “genel sağlık” alt boyutu ile KYSDÖ arasında zayıf bir negatif korelasyon vardı. SF-36’nın diğer tüm alt boyutları, KYSDÖ ile orta düzeyde negatif korelasyona sahipti.

Sonuç: PAH’lı hastaların semptom durumu ve SİYK arasında negatif korelasyon olduğu saptandı.
Objective: This study was conducted to investigate the relationship between symptom status and health-related quality of life in patients with pulmonary arterial hypertension.

Methods: This was a descriptive study, and 31 outpatient pulmonary arterial hypertension patients were enrolled. The “Data Gathering Form,” the “Symptom Status Questionnaire-Heart Failure,” and the “Short-Form Health Survey” were used to collect research data.

Results: The mean age of the patients was 47.4 ± 15.3 years and 51.6% of them were female. The majority of the patients were in World Health Organization functional class II and not working (80.6%). The most common symptoms experienced by the patients were “fatigue or lack of energy” (96.8%) and “shortness of breath during the daytime” (80.6%). The mean total Symptom Status Questionnaire-Heart Failure score was significantly lower in the working group compared to the non-working group (P <.001). Except for the “general health” and “social functioning” of the SF-36 sub-dimensions, there were significant differences between the high and low Symptom Status Questionnaire-Heart Failure groups in all other sub-dimensions (P <.05). There was a weak negative correlation between the “general health” sub-dimension of Short-Form Health Survey and Symptom Status Questionnaire- Heart Failure. All other sub-dimensions of Short-Form Health Survey had moderate negative correlations with Symptom Status Questionnaire-Heart Failure.

Conclusion: It was found that there was a negative correlation between the symptom status of patients with pulmonary arterial hypertension and health-related quality of life regular evaluation of patients’ symptom status, and health-related quality of life is recommended to provide comprehensive care and improve long-term quality of life.

CASE REPORT
8.Nursing Care of a Patient with Heart Failure According to the Interaction Model of Ida Jean Orlando: A Case Report
Abdullah Avcı, Esra Çavuşoğlu, Mualla Yılmaz
doi: 10.5543/khd.2022.212233  Pages 180 - 186
Kalp yetmezliğinin neden olduğu fiziksel ve psikososyal sorunların özelliği ve yoğunluğundan dolayı hastalığın kontrolü, yönetimi, zor ve aynı zamanda karmaşık bir süreçtir. Kalp yetmezliği bakımında hemşirelik süreci kullanımı önemli olmakla birlikte bu sürecin kuram ve modeller ile sentezlenmesi durumunda hasta gereksinimleri daha sistematik bir şekilde belirlenmektedir. Hemşirelik sürecine ilişkin ilk teorisyenlerden biri olarak bilinen Ida Jean Orlando etkileşim
teorisinde hasta ve hemşire arasındaki karşılıklı iletişimin önemine dikkat çekmiş ve hasta hemşire arasındaki karşılıklı ilişkinin hemşirelik uygulamalarının temelini oluşturduğunu belirtmiştir. Bu olgu sunumunda; kalp yetmezliği olan bir hastanın hemşirelik süreci Ida Jean Orlando’nun etkileşim teorisi doğrultusunda hazırlanarak gereksinimleri belirlenmiş, hemşirelik girişimleri planlanmış ve uygulanmıştır. Bakım gereksinimi karşılanan hastanın sıkıntısının önemli ölçüde azaldığı, sözel ve sözel olmayan davranışlarında olumlu yönde değişiklikler olduğu ve hastalık yönetimine uyumun arttığı gözlenmiştir. Sonuç olarak; hemşirelik sürecinin uygulanmasında Orlando’nun etkileşim teorisinin kullanımının yararlı ve etkili olduğu, kalp yetmezliği hastalarında kullanılmasının uygun olduğu söylenebilir.
In heart failure, the control and management of the disease are a difficult and also a complex process due to the characteristics of physical and psychosocial problems it causes and the intensity of the disease. In heart failure care, the use of nursing process is important. If this process is synthesized with theories and models, patient needs can be determined more systematically. In her interaction theory, Ida Jean Orlando, who is known as one of the leading theoreticians concerning the nursing process, attracted attention to the importance of mutual communication between the patient and nurse and indicated that mutual communication between the patient and nurse forms the basis of nursing practices. In this case
report, the nursing process of a patient with heart failure was prepared in line with Ida Jean Orlando’s interaction theory, his/her needs were determined, and the nursing interventions were planned and applied. The distress of the patient whose need for care was met significantly
decreased, and there were changes in his/her verbal and non-verbal behaviors in a positive direction and increase in his/her adaptation to disease management. In conclusion, it is possible to state that using Orlando’s interaction theory in the application of the nursing process is advantageous and efficient, and the theory is appropriate for use in patients with heart failure.

OTHER
9.13th Reviewer Index

Page 187
Abstract |Full Text PDF

Quick Search



Copyright © 2023 Turkish Journal of Cardiovascular Nursing